sağlık, kadın, hastalıklar, cilt bakımı, sağllık haberleri, sağlık bilgileri, çocuk, pspikoloji

Posts tagged ‘şair’

UYKUSUNDA GÜLEN BEBEK ŞİİRİ

UYKUSUNDA GÜLEN BEBEK

Ay bulutun ardına düştü
Bahar kışın ardına
Bir bebek doğdu gülerek
Sevgi dedik adına

Nenni de ninni güzel bebek
Elleri gül de yüzü melek
Düşünde de yarışırmış
Bir kuş ile bir kelebek

Bele annesi bele
Bebek çıktı uzun yola
Ay buluttan çıkar mola
Haydi bebek rast gele

Ninni de ninni güzel bebek
Uykusunda gülen bebek
Bezeyelim yeryüzünü
Nakış nakış çiçek çiçek

Yıldızlardan sürün olsun
Çiçeklerden dürün olsun
Aydan aydın sudan duru
Pınarlarca ömrün olsun

Nenni de ninni güzel bebek
Uykusunda gülen bebek
Düşlerinde yarışır da
Bir kuş ile bir kelebek

MAHMUT NAZİK 1990 SAİMBEYLİ

Mahmut Nazik

Advertisements

Destan nedir

Destan Nedir
Kahramanlarının olağanüstü eylemlerini coşkulu, törensel bir üslupla anlatan ve genellikle birkaç bölümden oluşan manzum yapıtlardır. Bilinen en eski edebiyat türlerinden biridir. Yunanca “espos” sözcüğünden gelmektedir. Mitoloji, efsane, folklor ve tarihi öğeler içerir. Destanlar ve destansı öyküler ilkçağlardan beri dünyanın her yerinde gelenekleri sonraki kuşaklara aktarmak için kollektif olarak yaratılmış edebi biçimlerdir.

Destanların ortak özellikleri
Hepsinde yarı tanrısal nitelikler taşıyan bir ya da birçok kahramandan söz edilir. Destan bu kahramanın eylemleri üzerine kurulmuştur. Olaylar çok geniş bir kozmik coğrafya üzerinde geçer. Bir destanın dünyası ortaya çıktığı zaman içinde düşünebilecek her şeyi barındıran bütünsel, çok yönlü bir dünyadır. Hemen bütün destanlarda uzun yolculuklar anlatılır. Çoğu destanda olaylara doğaüstü yaratıklar da katılır. Kişiler, olaylar, doğal varlıklar hep gerçek yaşamdaki boyutlarından daha büyük, daha zengindir. Özellikle sözlü destanlarda uzun anlatı, betimleme (tanımlama) ve konuşma bölümleri bulunur. Öykü içinde öyküye yer verilir.Törensel söyleyişler ve kamusal duyarlılık hakimdir. Destanlar temel olarak iki gruba ayrılır.

Sözlü destanlar
Yazının henüz bulunmadığı ve yaygınlaşmadığı bir kültürde doğan ve kuşaktan kuşağa sözlü olarak aktarıldıktan sonra yazıya geçirilen destanlardır. Ozan ve şarkıcıların değişik zamanlarda söylediği şarkı ve şiirlerin bütünleşmesi ve işlenmesiyle oluşturulurlar. Örnekler:

Gılgameş
MÖ 3000 yıllarında Mezopotamya’da ortaya çıkmıştır. Bilinen en eski destandır. Babil ve Akad toplumlarınca da benimsenmiştir. Ama bugüne kalan en eksiksiz biçimi Sümer toplumunda ortaya çıkmıştır. Zalim Uruk kralı Gılgameş’in ölümsüzlük arayışını anlatır. Gılgameş ve arkadaşı Enkidu ile birlikte uzun arayışlardan sonra ölümsüzlük otunu bulur, ama bir yılana kaptırır.

Ilyada ve Odysseia
MÖ 11-12’nci yüzyıllarda geçtiği sanılmaktadır. Homeros destanları olarak bilinirler. Yunan Yarımadası’ndaki

Edebi destanlar
Belirli bir yazar tarafından eski örneklere uygun olarak ve okunmak üzere kaleme alınmış destanlardır.

Örnekler
Vergilius’un Aeneis’i: MÖ 29-19’uncu yüzyılları kapsar. Troyalı Aeneias’in uzun ve zorlu bir yolculuktan sonra Latin ülkesine gelerek Lavinium kentini kurması anlatılır. Lavinium sonradan Alba Langa ve Roma kentlerinin yerine kurulan ilk kenttir.

Milton’un Paradise Lost’u
İnsanın cennetten kovuluşu ve tanrının şeytanla mücadelesini anlatır.
Dante’nin La Divina Commedia’sı (İlahi Komedya) MS 1310-1321, Ariosto’nun Orlando Furioso’su (Çılgın Orlando) 1532, Camoes’in Os Lusidas’ı 1572.

Türk edebiyatında destan
Asya kıtasının çeşitli bölgelerinde yaşayan Türk boyları arasında zengin bir destan geleneği vardır. Bilinen Türk destanları arasında en eskisi Yaratılış Destanı’dır. Altay Türkleri arasında söylenmektedir. V. Radlov tarafından saptanıp yazıya geçirilmiştir.
Saka Destanı, İskit Türkleri’ne aittir. Bu destan zinciri içinde Alp Er Tunga ve Şu parçaları bulunur. Bunlar Kaşgarlı Mahmud’u Divanü Lugati-t-Türk adlı eserinde yer almıştır.

Oğuz Kağan Destanı 14’üncü yüzyılda derlenmiş özet nitelikte bir metindir. Oğuz Kağan’ın doğumu ve üstün nitelikleri, askeri başarıları ve ülkeyi oğulları arasında pay edişi anlatılır.

Oğuz Türkleri’nden günümüze gelen tek destan metni ise Dede Korkut Kitabı’dır. Bayındır Han soyundan geldikleri sanılan Akkoyunlular’ın egemen olduğu Kuzeydoğu Anadolu’daki olaylar ve Müslüman Oğuzlar’ın yaşamı anlatılır. Göktürk Destanları çeşitli parçalardan oluşmuştur. Bozkurt parçasında Göktürkler’in bir boz kurdun soyundan geldikleri, Ergenekon parçasında ise Ergenkon’a sığınmaları, çoğalıp buraya sığmayınca dağı eriterek dış dünyaya çıkmaları anlatılır. Köroğlu parçasında, göçebe Oğuzlar’ın Horasan ve Hazar’da İranlılarla savaşlarından sözedilir. Manas Destanı’nda Kırgız Türkleri’nin putperest Kalmuk ve Çinliler’le savaşları vardır.

Cengiz Han Destanı, Moğol istilasından sonra Kıpçak bozkırlarında ve eski Uygurların yaşadığı bölgelerdeki olayları anlatır. Timur Destanı, Timur’un savaşları ve kişiliğine yer verir. Danişmend Gazi Destanı’nda Türklerin Anadolu’yu ele geçirmeleri anlatılır.
Battal Gazi Destanı’nda da Anadolu’daki Türk-Bizans savaşları yer alır.Anadolu’daki İon krallıklarına saldırısı ve Akha kral ve prenslerinin daha sonraki serüvenleri anlatılır. Özellikle Odysseia, Yunan Tragedyası ve Batı edebiyatının önemli bir kaynağıdır.

Diğerleri
Eski İngilizce halk destanı Beowulf, Eski Almanca Heldenlieder (kahramanlık türküleri), Almanca Nibelungenlied , Kudrunlied, Fransa’da Chanson de Geste (kahramanlık şarkısı), Chanson de Roland (Frank kralı Charlemagne’ın savaşlarını anlatır), İspanya’da El Cantar de Mio Cid, Hindistan’da Mahabharata, Ramayana, Japonya’da Heike Monogatari.

Roman nedir

İçindeki belli bir kişi ya da bir grup insanın başından geçenleri, bu insan ya da insanların iç ve dış yaşantılarını belli bir kronolojik, mantıksal, duygusal ya da sanatsal ilişkiyi gözeterek öyküleyen ve belli bir uzunluğu aşan anlatılar için kullanılan edebi terimdir. Edebi türler içinde en yenisidir. Çünkü matbaanın bulunması ve kentsoylu bir okur kitlesinin ortaya çıkmasından sonra gelişmiştir.

Tanımlanması zor bir edebi türdür. Gelişmesini tamamlamamış tek türdür denebilir.

Roman düzyazıyla yazılır. Anlatılan olaylar kahramanlık öyküleri değil, sıradan insanların günlük yaşantılarıdır. Anlatılan olaylar, saraylar ve savaş alanları gibi destansı mekanlarda değil, sokaklar, evler, meyhaneler gibi sıradan mekanlarda geçer. Kullanılan dil, nazım türlerinde olduğu gibi ağdalı değil günlük ve sıradandır.

Roman tarihe en bağlı edebiyat türüdür. Toplumsal, politik olaylar gelişmelerle de yakın ilişkidedir.

Roman, felsefe ve sanattan boş inançları kovmak ve bunların yerine akıl ve gerçeği geçirmek isteyen bir kültürel dönüşümün ürünüdür. Bu nedenle toplumların gelişimine, yani tarihe kopmaz biçimde bağlıdır. İnsanı, öncelikle toplumsal ve tarihsel bir varlık olarak konu alan ilk sanat türüdür.

Roman Türleri

Romanlar: konu, üslup, yazıldığı dönem bakımından çeşitli türlere ayrılabilir.

Üslup bakımından “romantik roman”, “gerçekçi roman”, “doğalcı roman”, “estetik roman”, “izlenimci roman”, “dışavurumcu roman”, “yeni roman” türleri sayılabilir.

Üslup Bakımından

Romantik Roman

Kişilerin duygularını, arzularını,hislerini, düşüncelerini yalnızca kendilerine ait, içten gelen doğal ve gerçek olgular gibi görür.Yani aşk, duygu, hayal gibi düşünceler yer alır.Örneğin Sir Walter Scott’un tarihsel romanları, Jean-Jacques Rousseau’nun eserleri ve Goethe’nin Genç Werther’in Acıları romanı gibi.Resat Nuri Güntekin’in Dudaktan Kalbe gibi…

Gerçekçi Roman

Romantik romandan ayrı olarak kuru ve kuşkucu bir anlatım ve düşünce yapısı taşır. Balzac ve Stendhal’in romanları bu üsluptadır.

Doğalcı Roman

Üslup bakımından gerçekçi romana benzer. Olanın olduğu gibi yazılmasını öngörür. Emile Zola ve Robin Sharma ve Guy de Maupassant romanları doğalcı romanlardır.

Estetik Roman

Belli biçim ve anlatım kaygıları ile yazılmış romanlardır. Gustave Flaubert estetik romanın en önemli yazarıdır.

İzlenimci Roman

Diğer üsluplardan ayrı olarak eşyanın ve dış olayların kendi nesnel gerçeklikleriyle insanların bunları algılama biçimleri arasındaki farkları ortaya çıkarmaya yönelir. Yani dış gerçeklerden çok, duyu ve duygulara, iç yaşantının betimlenmesine öncelik verir. Ford Madox Ford’un romanları izlenimciliğin en sistemli ürünleridir.

Dışavurumcu Roman

20. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Dışavurumculuk toplumsal kimliklerin reddedilmesi ve insan yaşamını belirleyen toplum karşıtı ya da uygarlık karşıtı güçlerin öne çıkarılmasıyla belirlenir.Dostoyevski, Franz Kafka, Samuel Beckett ve Bertold Brecht’in romanları bu türün örneklerindendir.

Yeni Roman

Aslında dışavurumculuğun izlerini taşır. Özellikle 1930 sonrasında ilk örnekleri görülmeye başlandı. Kendisinden önceki akımlardan hiçbirine benzemeyen, yazma deneyini, hatta romanın olanaksızlığını romanın asıl konusu haline getiren romanlardır. Yeni roman, yazma eyleminin kendisini sorgulamaya yönelir. Alain Robbe-Grillet, Michel Butor, Claude Simon, Philippe Soller, Julio Cortazar gibi yazarlar bunları denemişlerdir.

Konu Bakımından

Konusu bakımından roman “tarihsel roman pikaresk roman duygusal roman, gotik roman, ruhbilimsel roman, töre romanı, oluşum romanı” türlerine ayrılır.

Tarihsel Roman

Uzak bir geçmişte yaşanan olayları konu alır. Ama tarihten daha derinlerde yatan insanla ilgili daha evresel bir gerçeği araştırmak amacıyla da yazılmış olabililer. Tarihi romanların örnekleri arasında Walter Scott’un romanlarını, Tolstoy’un Savaş ve Barış’ını, Stendhal’in Parma Manastırı’nı sayabiliriz.

Duygusal Roman

İnsanın duygusal yaşamını yüksek ve özenli bir üslupla betimleyen romanlardır. Bazen bu türde yazarın kendi duygularıyla, okurun duygularını sömürmesi ön plana çıkar. Laurence Sterne’in Fransa ve İtalya’da Hissi Seyahat adlı eseri, Rousseau’nun romanları, Madame de La Fayette’in Prenses de Cleves adlı romanı bu türe örnek gösterilebilir.

Ruhbilimsel roman

Kişilerin ruhsal durumlarını ayrıntılarıyla çözümlemeye çalışan romanlardır. Daha serinkanlı ve denetimli oluşuyla duygusal romandan ayrılır. Abbe Prevost’un Manon Lescaut adlı eseriyle Fransız edebiyatında açılan psikolojik roman çığırı diğer ülke romancılarını da etkilemiştir. Paul Bourget’in romanları da bu türe örnektir. Türkiye’den Peyami Safa’nın 9. Hariciye Koğuşu buna örnektir.

Şair kimdir

Şiire sevdalananlar çoğu kez kendilerine bu soruyu sormuşlardır : Şiir nedir – şair kimdir? Kuşkusuz, gönüllerine hoş gelen tanımlamaları da bulmuşlardır. Onun içindir ki ´şiirin tanımı neredeyse şiir yazanlar kadar çoktur´ savını öne sürmek yanlış olmaz. Ancak burada çoğu kez gözden kaçan önemli bir nokta var: iyi bir şiir okuyucusu şiiri ve şairi nasıl tanımlar?

Şiir, sayfalarda suskunluğa bırakılmış karalamalar olmak yerine, her yazın türünde olduğu gibi, beğenilmesi ve okunması amacıyla yazılmaz mı? Onun için yukarıdaki genel kapsamlı soruyu iki ayrı bakış açısından, şiir yazarın ve şiir okurun görüşlerinden yola çıkarak irdelemek gereklidir.

Dilerseniz burada Yahya Kemal Beyatlı´dan yaptığımız ufak bir alıntıya yer verelim ve her bir sözcüğün ve mısraın imge zenginliğini ve duygu yükünü bu kez birlikte tadalım :

dönülmez akşamın ufkundayız vakit çok geç
bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç

Hasan Güner Berkant (Arş. Gör. Çukurova Univ., Adana) şiiri ve özellikle şairi nasıl anladığını irdelemiş. H. Güner Berkant düşündüklerini şöyle özetliyor:

[Şiir ve şair´e yönelik tanımlama yapmayı ben “sevgi”ye yönelik tanımlama yapmaya benzetiyorum. Bazı kavramları yaşarsınız, ama ne şekilde ifade ederseniz edin, o ifade hep yetersiz kalır. Yani “anlatılamaz, yaşanır” düşüncesini içerir… ancak, yaşamımızda olan her şeyin tanımı vardır. Bu tanımı yaparken “bu şudur” veya “bu şöyledir” demek yerine “böyle olabilir” demek daha doğru olur diye düşünüyorum. Bu bağlamda, şiir için şunu söyleyebiliriz: bazen bütününde, bazen tek bir satırında, bazen de tek bir kelimesinde anlamlar yüklü olan ifadelerdir. Bir kelimeye ne kadar anlam yüklerseniz o kadar etkili olursunuz… ve her insan mutlaka kendisini anlatan bir kelimeyi veya kelimeleri bulabilir. Çünkü herkesin bir hikayesi vardır. Şair Eşref´e sormuşlar: “Neden şiirlerinizde hedefinizi belirtmiyorsunuz?” “Çünkü” demiş, “ben şiirlerimi numarasız gözlüklere benzetiyorum. Her takan kişiye uymaları için.” Kelimelere yüklenecek anlamda şairi etkileyen etkenler de çok önemli… evet, kelimeleri bulacak kişi şair, ama uygun ortam yakalanamıyorsa bu iş biraz zor. En iyi şairlerin hep sıkıntı içinde yaşadığını görüyoruz… bu sıkıntı, aşk olabilir, para olabilir, insanlar olabilir, maneviyat olabilir… Öyleyse şair için; “hangi kelimeye hangi anlamların ´yüklenebileceği´ni ve bu kelimelerin hangi anlamları ´kaldırabileceği´ni belirleyen kaynak” tanımını getirebiliriz.]

Karıma adlı şiirinde Oktay Rifat, bir dizede mutluluğu bakın ne kadar sade fakat ne kadar güçlü bir imgeyle ortaya koyuyor :

Mutluluk bir çimendir bastığın yerde biter

Şairin içine soluduğu mutluluk bu dizede ne güzel dile gelmiş. Acaba kaç kişi mutluluğu çimene bu kadar yakın bulmuştur, dersiniz? Derya Çolpan, ( Filozof Sitesi, EDEBİYAT- ŞİİR ), ŞİİR adlı yazısında şiirin en önemli öğelerinden biri saydığı imge konusunda bakın ne yazmış: “İmge, şiirde anlama ulaşma yolunu daha etkili ve canlı hale getiren, anlamla başka şeyler arasında ilinti kuran bir zihinde canlandırma biçimidir. Bir bakıma bir hayal yaratmadır. Hayal söz konusu olduğu için seçilen şeyler dünyada varolan bildik cisimler ya da olaylar olmak zorundadır. Şiirin de kullandığı asıl madde insan yaşantısı olduğu için bu yaşantıyı şiirleştirmek işi imgeye düşer. O zaman şair kullandığı sözcüklerle algıların zihindeki bazı resimlerle eşleşmesini sağlar. Bunu başarabilen bir imgeye de biz iyi imge diyebiliriz. …İmge bir bakıma anlam yolculuğunun bizde bıraktığı güzel manzaradır.”

Bir Garip Mavi´den dostumuz ve bu sayımızda yayınlanan Yürüyüş adlı şiirin yazarı Ulaş Nikbay, kendi deyimiyle ´yüreğinden kopanları´ bize aktarırken düzyazısında dahi heyecanlarını ve duygularını gizleyememekten yakınıyor. Yanıtı aynen şöyle :

[Altı yıldır yazdıklarını kendine saklamış, bir gün aniden cesaret bulup “bu kervanda ben de olmalıyım” diyen birinin (yani benim) bakışıdır izleyen satırlar.

Bence “şair kimdir?” sorusunu cevaplamak, “şiir nedir?” sorusunu cevaplamaktan daha kolaydır. O yüzden kolaydan başlıyorum. Bence şair; şiir yazma eylemini sürekli kılan kişidir. Hayata dair bakışını, izlenimini, hislerini şiire döken kişidir. Adeta şiiri hayatının merkezine oturtan kişidir. Çünkü o şiirin safından, şiirin gözlüğünden bakar hayata. Günlük hayatta kullanılan kelimelerin onda daha derin anlamları vardır. Ben buna “kelimelerin arkasını görmek” diyorum.

“Şiir nedir?” sorusunun cevabı daha zor bence. Kolaya kaçıp “şairin yazdıklarıdır” denebilir. Ama bu, tatmin edici bir cevap olamayacağından, zorlayarak bir tanımlama çabasına girişiyorum. Bence şiir “yazılan” değil “yaşanan” bir şeydir. Her şairin şiiri, kurduğu dünyadır aslında. Bu nedenle bir devrimdir belki. Bir kökten kopuştur. Kimi zaman kendini yakan, kimi zaman o yangının küllerinden yeniden doğan bir dünya. Şiir bir coşkun söyleyiştir. Bir sözcük dizimi sanatıdır ve düzyazıdan daha etkilidir.

Okuyucusunu da bahsettiğim dünyanın içine çekebilen şiir başarılı olabiliyor. Bu coşku, yani şiir, nasıl yakalanır? Bence biraz kendine işkenceyle. Asar kendini öyle yazar, yakar kendini öyle yazar. Bu duyarlılığın bir sonucudur. Kendi acılarının yanısıra, şair ve şiir bence toplumsal acılara da duyarlı olmalıdır. Orada bir başka sızı, bir başka şiir vardır. Bulunası dünyadır şiir. ]

Tag Cloud